26 Tem 2016

Sintra ve Cascais

Sintra - Cascais - Braga - Porto... Ben cidden bu 3 yeri Lizbon'dan daha çok sevdim. Lizbon tam bir şehir mantığında. eğlence, gece hayatı daha çok belki ama bu 3 şehirde huzur var.  Benim tavsiyem bir araba kiralamanızdır. Böylece istediğiniz yerde istediğiniz zaman olabilirsiniz. Aralarında ki yolda otoban gibi çok rahat.

Önce Sintra'dan anlatmaya başlayacağım.

Sintra, Portekiz'in Lizbon bölgesine bağlı Büyük Lizbon altbölgesinin belediyelerinden biridir. Kent ismini kendisini çevreleyen Sintra dağlarından almış. Lizbon'a trenle 40 dakika mesafededir. Aralarında UNESCO Dünya Miras Listesi'nde bulunan Quinta da Regaleira ve masal sarayı olarak bilinen Pena Sarayı'na sahiptir. Ayrıca Sintra Avrupa'nın en batı noktası olarak bilinen Roca Burnu'nu da kapsamaktadır. Aşağıda hepsini detaylı anlatacağım.

Önce Sintra'nın tarihi ile başlayayım: Yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bölgede yaşam ilk kez Paleolitik Çağda (eski taş çağında) başladığı belirlenmiş. Roma İmparatorluğu döneminde ise şehirleşme başlamış, ardından Müslümanların egemenliğine geçmiş. Reconquista döneminde ise VI Alfonso tarafından fethedilerek Portekiz Krallığı’na bağlanmış. 1755 yılındaki Büyük Lizbon Depreminden o da büyük zarar görmüş ve 18. yüzyılda tüm yerleşim yerleri yeniden onarılmış.
Soldaki fotoğrafta gördüğünüz kişi ise bir prenses. Prenses Amelie. Kendisi Portekiz Krallığı’nın son prensesiymiş ve 1910 yılındaki Portekiz devriminden sonra sürgüne gönderilmiş. Sürgünden önceki son gecesini ise Pena Sarayında geçirmiş.
Amelie, Portekiz’den ayrıldıktan sonra Fransa’ya yerleşmiş ve hayatının büyük bir bölümünü orada geçirmiş. 2. Dünya Savaşı sırasında Portekiz hükümeti onu ülkeye geri çağırmış ancak kabul etmemiş. Son Portekiz ziyaretini ise 1945 yılında, savaş sona erdikten sonra yapmış ve 1951 yılında hayatını kaybetmiş.

Sintra'da Görmeniz Gereken Yerler:
Bu üstteki şehir haritasını her yerden alabilirsiniz.
Old Town olarak işaretlediğimiz yer Sintra'nın merkezi. Etrafında küçük küçük kafeler, mağazalar ve dar sokaklarıyla Alaçatı'yı andıran bir atmosferi var. Size tavsiyem buraları yürüyerek çıkmaya çalışmayın. Hem çok dik yokuşlar var hemde yakın gibi görünse de pek yakın değiller. Yaya kaldırımları da cidden çok dar. 
Old Town'da yer alan National Palace (Ulusal Saray)

Sintra’nın old town bölgesinde kalan ve tarihi 10. yüzyıla kadar giden eski bir saray. İlk olarak şehir müslümanların elindeyken yapılmış, ardından gelen Portekiz kralları tarafından yenileme çalışmaları yapılmış. Bugünkü görünümünün bir bölümü ise 1385 yılında Portekiz Kralı I. John döneminde almış. 16. yüzyıla, yani Keşifler Çağına gelindiğinde ise Portekiz Krallığı’nın zenginleşmesinden bu sarayda nasibini almış. Yani tamamiyle yenilenerek genişletilmiş. Bu yenileme çalışmaları gotik tarzın devam olan Manuelin mimarisi ve müslüman mimarisi olan Müdeccen (Mudéjar) tarzında yapılmış. 16. yüzyıldan itibaren 1880 yılına kadar kraliyet ailesi tarafından yazlık saray olarak kullanılmış. 1910 yılında, Portekiz Cumhuriyeti’nin ilanından sonra ise ulusal varlık listesine alınmış ve sonraki yıllarda müzeye dönüştürülmüş. Odalara verilen hayvan ismi geleneği, saray yenilendikten sonra da devam etmiş. 
Quinta da Regaleira


Regaleira Sarayı, Sintra’nın en turistik ve en güzel yeridir. Yürüyerek 2 saatte ancak içini gezebilirsiniz. Parkları, kaleleri, çeşmeleri, şelaleleri, şapelleri ve kuyularıyla tam bir cennet.
İlk olarak 1697 yılında yapılmış ve 19. yüzyıla kadar dönemin zengin tüccar ve aileleri tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmış. Son olarak 1892 yılında Carvalho Monteiro isimli bir Portekizli entomolojist (böcek bilimcisi) tarafından satın almış. Monteiro, İtalyan bir mimarla anlaşıp sarayı baştan yaptırmış ve günümüzdeki şeklini bu tarihlerde almış. 1910 yılında tamamlanan sarayın mimarisi roma, gotik, rönesans ve manuelin tarzlarında yapılmış. 1942 ve 1987 yıllarında ise tekrar başka aileler tarafından satın alınmış. Son olarak ise 1998 yılında restore edilerek halka açılmış. Saray 5 kattan oluşuyor ve tüm katlar ziyarete açık. Parkta pek çok birbirine bağlı yeraltı tüneli bulunuyor. Tünellere girip kaybolmak ve nereye çıkacağını bilmemek bambaşka bir deneyim. İçerisinin kapkaranlık olduğunu ve önünüzü göremediğinizi belirteyim.

Kapısından içeri adım attığınız an başka bir dünyaya gireceğiniz garanti. Yeter ki kendinizi bu zekice tasarlanmış, her köşesinde farklı sembollere yer verilmiş saray ve bahçesinde karşılaşacağınız gizemlere teslim edin. İsterseniz önce sarayı gezmekle başlayın. Kapıdan girdiğinizde tabanındaki Venedik mozaiklerinden de anlayacağınız gibi Av Salonu’yla karşılaşacaksınız. Kral odasında Portekiz’in 20 kral ve dört kraliçesinin portrelerine baktıktan sonra yukarıya çıkın. Panorama Terası’ndan hem sarayın detaylarını hem de bahçeyi seyreyleyin.

Bahçede iki tane olan ters kuyulardan büyük olanın spiral merdivenindeki basamak sayısı ve iniş aralığı Tarot mistik dünyasına gönderme yapmakta imiş. Biz su kuyusu desek de bu delikler hiçbir zaman su tutmak amacı ile kullanılmamış. Mistik tasarımlarından da yola çıkarak çeşitli merasimlere ev sahipliği yapmışlar. Benzer bir tasarımı İtalya’da Pozzo di San Patrizio kalıntısında görmek mümkünmüş.
Moorish Castle (Moor Kalesi)

8. yüzyılda şehir müslümanların elindeyken yapılan Moor Kalesi; 12. yüzyılda, şehrin hristiyanlar tarafından fethedilmesinin ardından uzun bir süre savunma amaçlı kullanılmış. Dönem dönem içerisindeki şapelle birlikte boşaltılmış ancak 1755 Lizbon depreminden sonra oldukça büyük ölçüde zarar görmüş. 19. yüzyılda ise restore edilerek, arkeolojik kazılar yapılmış.

Sintra’ya gitmeden önce fotoğraflarına bakmış ancak içerisinde görülmeye değecek bir şey bulamadığım için ziyaret etmemiştim. Çok da tavsiye etmiyorum açıkçası. Bunun yerine şimdi bahsedeceğim Pena Sarayı’nı ziyaret etmek fazlasıyla yetecektir.
Palácio da Pena (Pena Kalesi)
Pena Sarayı rengarenk mimarisiyle Alice Harikalar Diyarındaymış hissi yaratıyor. Yani tam bir masal sarayı. Palacio Pena’nın (Pena Sarayı) arazisi saray ve park olarak, 1995’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Parkın listeye girme nedenini görünce anlayacaksınız.

Pena Sarayı, Sintra şehrinin en yüksek tepesi üzerine 19. yüzyılda yapılmış güzel ve renkli bir saraydır. O kadar yükseğe yapılmış ki, yazın temiz havalarda 28 kilometre uzaklıkta bulunan Lizbon‘dan bakıldığı zaman görülebilmekteymiş.

Tarihine bakarsak, sarayın bugün bulunduğu yerde önceden Leydi Pena‘ya adanmış bir şapel bulunmaktaymış. 1493 yılında, Portekiz Kralı I. Manuel tarafından bu şapel genişletilerek 18 kişinin yaşadığı bir manastıra dönüştürülmüş ve uzun yıllar manastır olarak kullanılmış. Yüksek bir tepede kurulduğunu söylemiştim, 18. yüzyılda üzerine büyük bir yıldırım düşmüş ve buna 1755 Lizbon depremi de eklenince manastır kullanılamaz hale gelmiş…

847 yılında, Portekiz Kralı II. Ferdinand tarafından, amatör bir Alman mimara tekrar yaptırılmış. Mimar amatörmüş ancak Ferdinand da bu yeni saray için mimara pek çok konuda brifing vermiş ve ortaya böyle renkli ve muhteşem bir saray çıkmış. Ferdinand’ın ölümünün ardından saray satılmış, ardından Kral Luiztarafından geri alınmış. 1889 yılında ise Portekiz hükümeti tarafından satın alınmış ve 1910 yılındaki Portekiz devriminden sonra ulusal varlık listesine dahil edilerek sonraki yıllarda müze olarak ziyarete açılmış.
1990’larda ise sarayın boyalarının büyük bölümü akmış ve ortaya gri bir saray çıkmış. Bunun üzerine orjinaline uygun olarak tekrar boyanmış.

* Alegori: Soyut bir düşünceyi heykel veya resim ile gösterme.
** Semender: Kuyruklu kurbağalara verilen genel bir isim. Böylelikle 2 yeni şey daha öğrenmiş olduk.

Pena Sarayı bu kadar değil. Saray içerisindeki odaları gezip, dönemin eşyalarını görebilirsiniz. Aynı zamanda oldukça popüler bir parkı bulunuyor.

Cabo de Roca (Roca Burnu)
Eğer, Cabo de Roca’ya, Avrupa karasının en batısındaki uç noktasına gitmek istiyorsanız, mutlaka oraya ulaşımı sağlayan 403 numaralı otobüsün saatlerine bakmanız gerekiyor. Yaklaşık 45-50 dakikalık bir mesafe olduğu için 403 numaralı otobüsün sık saatleri yok ve öğleden sonra saatler iyice seyrekleşiyor. Aynı noktaya ve dolayısı ile Sintra’ya, Lizbon merkezi haricinde,Cascais üzerinden de ulaşmak mümkün.

Roca Burnu'ndaki devasa haçın altında 16. yüzyıldan Portekizli bir şaire, Camoes'e ait sözler böyle yazıyor. "Burası, toprağın bittiği ve denizin başladığı yer."
Buruna ulaştığınızda dikkatinizi çekecek olan kırmızı, dev, 22 metre uzunluğundaki deniz feneri (Farol de Cabo da Roca) Atlantik Okyanusu'ndan 165 metre yükseklikte yer alıyor. 1758 yılında başlanmış ve ilk kez 1772 yılında çalışmaya başlamış. Zamanla yenilenmiş, pek çok farklı sistem eklenmiş, restore edilmiş. Siz de benim gibi deniz fenerlerini garip ve gizemli bulanlardansanız bu görüntü çok hoşunuza gidecek.

Romalılar Cabo da Roca için Promontorium Magnum tabirini kullanmışlar. Büyük, muhteşem zirve. Denizler Çağı'nda ise Lizbon Kayası olarak anılmış.
Patikadan dikkatlice kayalıklara inerken insanı sersem eden sert rüzgara adrenalin de eklenince insan ne yapacağını şaşırıyor.

Sintra'dan ne alınır?
Sintra'nın keteni meşhur(Portekizce Linho demektir) ve Türkiye'ye göre ucuzdur. Keten alabilirsiniz. Şarap alabilirsiniz.
Buraya Lizbon’un sayfiye yerleşimi Cascais’ten ulaşmak da mümkün.

Peki Cascais Neresi ve Orada Ne Yapılır?
Atlantik kıyısında kendi halinde küçük bir balıkçı kasabasıyken 1870’de Portekiz Kraliyet Ailesinin yazı geçirmek için geldiği Cascais, o gün bugündür Avrupa elitlerinin radarında. Mütevazı ruhunu kaybetmeden beş yıldızlı konfor ve hizmet arayanları mutlu eden Cascais ve çevresi, golf tutkunlarının da vazgeçemediği bölgelerden...

Cascais'in ünlü plajlarından denize girmeli; şarapları ve bağları ile büyük üne sahip bölgede Quinta do Cotto bağları dolaşılmalı; okyanus dalgalarının kayalıkları oymasıyla oluşmuş dev yarık Boca de Inferno gezilmeli.

Tadına Bakmadan Dönmeyin:
Izgara balık çeşitleri, salamura balığı "Bacalhau", ahtapot, karides, Merces usulü domuz eti, lahana çorbası "Caldo verde", hafif köpüklü şarap "Vino verde", kremalı, pudra şekerli tatlı puf böreğini andıran "Travesseiros", peynir, şeker ve tarçınlı top keki andıran "Queijadas de sintra", kremalı kek "Fofos de belas", "trouxas de Malveria".
Cascais’in ünlü dondurmacısı Santini’deki çeşitler başınızı döndürecek! 1949’dan beri işinin başındaki ailenin, ev yapımı doğal dondurmalara herkes bayılıyor. Özellikle marabunta ve torrone’yi denemenizi tavsiye ederiz.

  • Cascais kasabası birbirinden sevimli ve uygun fiyatlı lokantalarla dolu. Güzel şaraplar içip ızgara ahtapot yemek için A Tasca’yı denemelisiniz. Sade, modern ve şık ambiyansı ise göz dolduruyor.
  • Fransız mutfağı Avrupa'nın her yerinde sizi kendine çekmeyi başarıyorsa Café Mise en Scene'de "coq au vin", balık çorbası ve fondü başta olmak üzere tüm Fransız lezzetlerini denemek isteyeceksiniz.
  • Balık ve deniz ürünleri ağırlıklı Portekiz yemekleri tatmak için de Apeadeiro, O Pueta, Esplanada Santa Marta ve Fogo de Chão’yu öneririz.
  • Cascais’e özgü tereyağlı “areias” kurabiyelerinin en iyisi Pastelaria Bijou’da bulabilirsiniz.
  • Cascais’de şık restoran sayısı az. Güzel bir akşam yemeği için Furnas do Guincho tercih edilebilir. Atlantik Denizi manzarasıyla içinizi ısıtan bu modern ve sıcak restoranın Akdeniz mutfağı ağırlıklı menüsü övgüyü hak ediyor.
  • Taze deniz ürünleri ve balık çeşitlerinin yer aldığı menüsü, özgürlük hissi veren beyaz, bej ve deniz mavisi dekorasyonuyla Porto de Santa Maria güzel bir akşam yemeği için keyifli ve lezzetli bir öneri!
  • Yemek üstüne hazım için Porto şarabı içmeyi ihmal etmeyin!
  • Deniz kıyısında, kendinizi evinizdeymiş gibi hissedeceğiniz sade dekorasyonu ve samimi atmosferiyle Mar Do Inferno'da deniz mahsullerinin en taze ve lezzetlerini bulabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder